3 Ocak 2012 Salı

Özlemek ya da Özlememek

Ekşi sözlükte bi takım hödöler okurken Türkiye’ye dair en çok özlediğim şeyleri farkettim;
-En sıradan günde bile mükemmel kahvaltılar ediyor oluşumuz
-Güneşli gün sayısının fazla olması
-Boğaz manzarası
-Demli çay
-İçtiğimiz suyun ne denli kıymetli olduğu gerçeği.
-Özünde ne kadar sıcakkanlı, yardımsever ve cömert bir millet olduğumuz.
Ama sonra da asla özlemeyeceğimi farkettiğim bir yazı okudum;
Negatif enerji.

İnsanların çocukluklarından itibaren kendilerine, başkalarına, ötekileştirdiklerine, hayatlarına, işlerine, okullarına, geleceklerine vs. hissetikleri her türlü olumsuz duygunun birleşiminin oluşturduğu devasa bir olumsuz enerji topu.

Havaalanına inip pasaport kontrolü sırasına girer girmez tokat gibi çarpar yüzünüze.

Kuşanırsınız tekrar zırhınızı, karışırsınız kalabalığa.
Bir gün ayrılacağınızı bile bile tanışmış olmak, hiç karşılaşmamaktan daha iyidir.


-Bir AFS'li

Türkiye'den alınan paketler kadar tatlısı yok bu günlerde.

Scrapbook


Uzun zaman aradım bunun gibi bir şeyi, ileride okuması baya zevkli olacak.

Farvel!

6 aydır yanımda olan, yol gösteren, konuşup rahatlatan çok yakın arkadaşlarımı diğer yarım küreye uğurladım geçenlerde. Kendi döneceğim zamanı düşünüyorum da, buruk.

Danimarka AFS'12 - Danske Kager

Bu sene, 8 kız olarak Danimarka'dayız. Neden öyle oldu biz de bilmiyoruz. Ama öyle olmasının da sonuna kadar tadını çıkarıyoruz.

Hepsi benim için birbirinden özel olan bu insanlar, içinde olduğum durumu en iyi anlayan ve bazen tek bir cümleyle anlık bunalımlarımdan beni çıkaran insanlar.

Bu grup exchange yılı boyunca kopmadığı gibi, Türkiye'ye dönüldüğünde de kopmayacak, buna adım gibi eminim.








As the time goes by


Öhömler, selamlar.
Şuanda Coğrafya dersinden yazmaktayım, baya önümde laptop elimde telefon kulağımda kulaklık hatta Family Guy izliyordum demin. 
Bu insanların eğitim sistemleri m u h t e ş e m !
Kesinlikle ezbere dayalı değil, her şeyi deneyip yaşayıp görerek öğreniyorlar.
Ayrıca öğrenmenin yanında eğlenmeyi de çok iyi biliyorlar. Parti yapmak için sebep arıyorlar resmen. Kostüm partisi, doğum günü partisi, ay okul açılalı 1 ay oldu partisi, vay okulun kapanmasına 5 ay kaldı partisi. Kostüm partisinde de İnka Uygarlığı gibi giyinecekmişiz (?!) Ama iyi yani, kimin işine gelmez ki ota boka parti yapmak? :D
Üniversitemi ve girdiğim bölümü öğrendiğim gün biraz bunalım hallerine girmiştim. Orada mis gibi üniversitede mis gibi bölüm kazanmışken neden burada lise okuyorum hala diye. Dili anlamamak ve “yeni” olmak da hoş değil tabii.
Ama bunların hepsi birrrr bir geçiyor!
Ne konuştuklarını anlamadığında, JA JA, IN ENGLISH? diye dalacaksın ortalarına. Onu yapabilecek enerjiyi kendinde bulduktan sonra gerisi geliyor zaten.
Çok gezdim, çok gördüm ama, o ülkenin vatandaşı varsayılmak, o ülkenin kurallarına uymak, o ülkenin monotonuna uymak ve insanlarıyla kaynaşmak… Bu gerçekten bana AFS’den başka bir kurumun veremeyeceği bir deneyim. 



Cause AFS is number one!
Buradaki insanların rahatlığına, özgürlüğüne, düşüncelerini bu kadar rahat dile getirmelerine çok özeniyorum. Türkiye’ye aynen taşımak isterdim bu sistemi. Oldukça ütopik düşünceler…
Evi de hiç özlemedim geldiğimden beri. Yıllardır burada yaşıyormuşum gibi hissediyorum. 
BİSİKLETTEN DÜŞTÜĞÜMÜ SÖYLEMİŞ MİYDİM?
Acımadı kiiiii!
Tamam acıdı.
Ama şimdi bisiklete o kadar alıştım ki topuklu ve mini etekle filan sürebiliyorum. Eteği de kıçımın tepesine kadar çekiyorum seleye takılmasın diye, ve BİR İNSAN EVLADI dahi dönüp bakmıyor. That’s the way aha aha.
1 kilo aldım a dostlar! Biri beni durdursun.
Dream cake ve brunsviger diye bir tatlıları var ki… Amanlar tanrımlar hani.
İşte böyle.
Danimarka-Odense’den en bolundan sevgiler!


Bu klasik Danimarka fotoğrafından çekilmesem olmazdı şimdi.

Ve Kopenhag


Ne güzelsin, ne tatlısın Kopenhag.
Her yerinden müzik sesleri yükselen, her bünyeden insan barındıran, canlı, renkli ama soğuk şehir. Tam bir başkente yakışır asillikte, ülkesini öylesine güzel temsil ediyor.
Trende yer olmadığı için sevgilisinin kucağına bi güzel yerleşen ve onlara göz ucuyla bile bakmayan güzel insanlar.
Koca trende bir ben baktım herhalde o ikisine, o da yadırgadığımdan değil kıskandığımdan.
Kopenhag’ın “tanımadığım” sokaklarında yürürken hissettiğim “tanıdık” duygular asıl garip olan.
Sanki hepsinden daha önce geçmişim, hepsini daha önce yaşamışım gibi.
Burada olmak kolaylaşıyor mu, zorlaşıyor mu anlamıyorum.
Orayla olan iletişimim elimde olmadan kopacak biliyorum. Hatta en yakın arkadaşımın yaşadığı bir sıkıntıyı facebooktan öğrenmek bayağı koydu hani.
Her neyse, sanırım cidden bir defter alıp günlük tutmaya başlamalıyım.
Vi ses!


Danimarka -Buz dağının görünmeyen kısmı

Mutluluk oranı %72 olan ülke. 
Peki nasıl?
Sosyal devlet olgusuyla, sabah ders yaptığınız okul kantininde akşam kusana kadar içebilmekle, kendi etiyle-sütüyle-tahılıyla kendine yetebilmekle, kendi enerjisini üretebilmekle. Lisede olsun, üniversitede olsun, öğretmenine “HAYIR, BEN ÖYLE DÜŞÜNMÜYORUM” diyen öğrenciye “ÇIK DIŞARI” yerine, “o zaman neden öyle düşünmediğini bizimle paylaş, hep beraber tartışalım” diyebilen öğretmenleri ve eğitim sistemiyle. 
Tertemiz doğası, geri dönüşümlü çöpleri, kurallarına uyulan trafiğiyle. Bisikletin bile trafik ışığının olmasıyla, kaldırımların ve ışıkların bedensel engelliler için tamamen kullanılabilir olmasıyla. 60’ına gelince hık diye ölmemekle. Eşcinselsen de sevdiğin insanla evlenebilmekle. Ya da bunu saklamak zorunda olmamak, insanlar tarafından dışlanmamakla.
Öğrenciyken, çocuk doğurunca, işsizken devletten çatır çatır para alabilmekle. 
Hafta içi 5’te, Cumartesi 4’te her yerin kapanması, hatta Pazar günü hiç açılmamasıyla. Dolayısıyla aileyle zaman geçirebilmek ve bünyeyi aşan çalışma saatleriyle bedenini yıpratmamakla. Hobilerine zaman ayırabilmekle, ailene bahçeli, büyük bir ev verebilmekle. 
Okulda müzik okumayı seçenin de, spor okumayı seçenin de, matematik okumayı seçenin de aynı muameleyi görmesiyle. Hiçbir ailenin benim kızım/oğlum “mühendis olacak, doktor olacak!” diye tutturmamasıyla. Çünkü burada neredeyse kimsenin geçinme sorunu yok.
Burada bir engelli devlete mektup yazıp kaldırımda tekerlekli sandalye çıkışı olmadığından şikayetçi olabilir, muhtemelen bir de tazminatla güzel bir karşılık alır. 
Bir de Tayyip’e mektup attığınızı düşünsenize. Cevap almak mümkün olmamakla beraber, olası cevap da, “Türk vatandaşııııığ, yardımseverdiiiiiğr. Vatandaştaaaaağn yardım isteeeeğ.” olacaktır muhtemelen. 
Peki Danimarka’da yaşar mısın deseniz,
Yaşamam.
Buranın insanı haritada anca dikkatli bakınca farkedilebilen minik ülkeleriyle egoizm derecesinde gurur duyar. Herkesin işi gücü ülkedeki yabancı nüfüsla ilgilenmek, onları ülkede istememek, onlar hakkında konuşmak, giriş izinlerini kısıtlamaktır. Ülkelerini onlara övmek, bayıla bayıla anlatmak ve göstermek de en büyük hobileridir. 
Aldıkları her küçük başarıdan bütün dünyanın haberi var zanneder bu ülkenin insanları. Onlar minik ülkelerinin içindeki her şeyden haberdar olurken Dünya da onları takip ediyor sanırlar. Ama bırakın Dünya’yı, Avrupa’nın bile Danimarka’da olup biten çoğu şeyden haberi yoktur. 
Aslında bu insanlar çok mutlu yaşıyor gibi görünseler de, hayatları inanılmaz bir rutin içerisindedir. Cumartesi geceleri aynı saatte aynı bara gitmeyi bile haftasonu yapılacak iş haline getirmişlerdir. Çocuklar 13-14 yaşında içki içmeye başlar ve bu böyle düzenli olarak devam eder. 
Dünya’da sadece 6 milyonun konuştuğu dillerini, o bir türlü sahiplenemedikleri yabancılara büyük bir çabayla öğretir ve bununla da övünürler. Halbuki Danca, İngilizce’den çok özenilmiş ve telafuzu gereksiz zor olan bir dildir. Özellikle de İsveççe ve Norveççe ile kıyaslarsak.
Buranın insanı içmeden rahatlamaz, konuşmaz, kaynaşmaz. İçtiğinde can ciğer olurlar ama sabah yüzüne bakmayabilirler. Neredeyse hepsinin kullandığı internet üzerinde de bütün tavırları farklıdır. Bütün bunlar bu insanların kişiliklerini yeterince açamaması, kendi olamaması ve çoğu 15-18 yaş arası gencin depresyonuyla sonuçlanır. 
Danimarka’da kürtaj da bedavadır. Buna dayanarak yeterince korunmayan insanlar olduğunu, 16’sında hamile kalıp gayet normal bir şey gibi ailesiyle gidip çocuğu aldıran insanlar olduğunu da duyduğum olmuştur. 
Bu ülke her şeyden %40, araba gibi alımlardan ise %150 vergi alır. Burada doğmuş büyümüş ve buranın şartlarına göre para kazanmayan biri için burada geçinmek çok zordur. 
Bu ülkenin yazı bile soğuktur, kışı ise dondurucudur. Eve girdikten 1 saat sonra bile hala içiniz üşür. 2 metre kar da yağsa insanlar günlük yaşamlarına devam eder ve işlerine okullarına giderler. 
Bütün Dünya onların etrafında dönüyor zanneder bu ülke, Danimarka bayrağını her yerde taşır, bir kere kazandığı Eurovision’la bile övünür.
Bize oryantasyon kampımızda, “Bir ülkenin turist olarak göreceğiniz yerini, buz dağının görünen kısmı olarak düşünün. Buz dağının 4’te üçü sular altındadır” demişlerdi. Burada geçirdiğim 4. aya yaklaşırken, 4’te 3’lük kısmı daha net görebiliyorum. 
Bir sene için bu ülkenin bir parçası olmak güzel, bu soğuk insanların kabuğunu yavaş yavaş kırabildiğini görmek güzel.
Ama burada bir ömür boyu yaşamak? 
Nej, tak. 
-Danimarka AFS 2011

Danimarka ve İlk İzlenimler -2-

Dışarıda otururken “baby baby it’s cold outside!” diye mesaj atan bir host baba ?! ya sahibim. Ve 54 yaşında olmasına rağmen 6 kilometre uzaktaki işine yağmur çamur demeden bisikletle gidip gelen bir host anne ?! ye. Kendimi yaşlı hissediyorum bu insanların yanında.
Adamlar tişörtle dolaşıyor ben en kalın polarımı giyip şapkamı da burnuma kadar kapatıyorum. ÜŞÜYORUM ULAN.
İlk gece yüzüme tokat gibi çarpan sessizlik artık o kadar rahatsız etmiyor. (Sessizliğin rahatsız etmesi durumsalı) 
Yine de o ölüm sessizliği biraz korkutucu. Trafik yok, insan yok, mağazalar 6’da kapanıyor, bu ne biçim iş arkadaşım?
Hayatımda ilk kez okul başlayacak diye seviniyorum. Biraz insan yüzü göreyim yahu. 
Ben İstanbul’dan başka bir yerde yaşayamayacağımı düşünürdüm -Türkiye içinde-
Ama burası da Türkiye’nin Ankara’sı sayılabilir. Ankara yani. Oturup insanlar Ankara’da nasıl yaşayabiliyor ki diye kafa yormuşluğum onlara üzülmüşlüğüm bile vardır. 
Bir yandan da kuş gibi hafif hissediyorum.
Hayat bazen oldukça garip.
Aslında her şey güzel, çok daha güzel de olacak biliyorum.

Odense

Alışveriş caddelerinden biri






I am an exchange student

–How are you going to know what a dream is, if you never fulfilled one?
–How are you going to know what an adventure is if you never took one?
–How are you going to know what anguish is, if you never said “goodbye” to your friends and family with your eyes full of tears?
–How are you going to know what desperation is, if you never arrived to a place alone, and without understanding what people was saying?
–How are you going to know what missing is, if you were never far away from home?
–How are you going to know what diversity is, if you never shared the same roof with people from all over the world?
–How are you going to know what tolerance is, if you never had to get used to something different, even if you didn’t like it?
–How are you going to know what autonomy is, if you never had to take decisions for yourself?
–How are you going to know what growing up is, if you never stopped being a child for starting a new way?
–How are you going to know what impotence is, if you never felt like hugging somebody, but a screen was stopping you?
–How are you going to know what distance is, if looking on a map you never said “How far away I am!”
–How are you going to know what a language is, if you never had to learn one to make new friends?
–How are you going to know what patriotism is, if you never screamed “I love my country!” holding a flag in your hands?
–How are you going to know what a party is, if you never travelled hours to get to one?
-How are you going to know what reality is, if you never had the chance to see many different ones, to form a new one?
–How are you going to know what a chance is, if you never took one?
–How are you going to know what pride is, if you never felt it for yourself when realizing what you have achieved?
–How are you going to know what enjoy your time is, if you never saw it going away very fast?
–How are you going to know what a friend is, if circumstances never taught you who are the real ones?
-How are you going to know what family is, if you never had one that supported you unconditionally?
–How are you going to know what a frontier is, if you never had to cross yours, to see what is beyond?
–How are you going to know what money is, if you never had to administrate yours to make it last?
–How are you going to know what imagination is, if you never thought about the moment of going back home?
–How are you going to know what the World is, if you have never been to abroad as an AFSer?

Danimarka ve İlk İzlenimler

Dun bisikletini kitleyemeyen sarhos bir dana yardim etmem sonucu duydugum YOU TURKISH PEOPLE ARE VERY GENIUUSS lafina yarim saat guldum. Soguk ulke, ama sicak insanlar. Acilmak icin sadece birkac biraya ihtiyaclari var.
Sandigimdan cok daha kolay alistim buraya. Zaten kendi evime bile ait hissedemedigim icin kendimi, bu sicacik aile sarip sarmaladi beni. Yardimsever, temiz, duzenli bir insan oluverdim birden. Demek ki ihtiyacim olan sey buymus. Ama ilk gunun stresi fenaydi. Gerci hep ayni seyi yapiyorum ben, 1 bucuk ay Ingiltere’ye gittigimde de aglamistim ilk gun. Sonra donmek istememistim. Same situation.
Tabii simdi same situation deyince, kafamda yine ingilizce dusunmeye baslama durumu geldi aklima. Bir de diyorum ki why the hell am I thinking in english ama bunu derken bile bu sekilde ingilizce diyorum. Bi yandan da danca ogreniyorum, hepsi birbirine girdi sanki..
Burasi Odense, Danimarka.
Sevgiler, opucukler!

Time to go


Şaperonlarımız yine bizim için oradaydı.







Sonsuza değin aynı yerde güven ve huzur içinde kalmak mı, yoksa savrula savrula oradan oraya gitmek mi deseler hiç tereddütsüz gitmek, gidebilmek derim. 
Çıkacaksın yollara, kendine doğru gideceksin gidebildiğin kadar. Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, öteki’ni keşfetmek…
Çakılı kalmamak hep aynı ruh hallerine, aynılıklara, çoktan bitmiş ama rol yapmayı sürdüren evliliklere, kendini yenileyemeyen ilişkilere, tavsamış sirkeleşmiş arkadaşlıklara, aslını yitirmiş ve bir ucuz taklitten ibaret kalmış aşklara…
Şimdi yepyeni şeyler keşfetmeye gidiyorum yine. 

90 AFS'li - İstanbul Gidiş Oryantasyon Kampı

Ülkeler belli oldu, gidiş zamanları yaklaştı.
Sonra kendileri de bizim gibi exchange olmuş, yılını tamamlayıp gelmiş gönüllüler olan şaperon(lider)larımız eşliğinde, olası kültür şoklarını, deneyimleri, kuralları, önyargılarımızı kırmamızı ve yeniliklere açık olmamızı söyleyen önerileri; oyunlarla ve sohbetlerle anlatan oryantasyon kampımıza katıldık.
Henüz başımıza geleceklerden habersiz, 90 apayrı, özel ve güzel insandık.
Belki biz bile farketmeden çok güzel arkadaşlıklara adım attık.
Ve şimdi birlikte yaşadığımız bu macerayı yine birbirimize iyi-kötü günde destek olarak sürdürüyoruz.
IGOK-12, iyi ki var. Onlar olmasa gerçekten çok yalnız hissederdim.





Kültürde iyi ya da kötü yoktur, "farklı" vardır.


AFS ve Danimarka


AFS diye bir şey var dediler bir gün.
Yazılı ve sözlü sınavlarına giriyorsun, yüzlerce kişi arasından seçilip istediğin bir ülkeye 1 seneliğine exchange olarak gönderiliyorsun. Hiçbir şekilde para ya da yardım almayan gönüllü bir aile yanında kalıyorsun.

Dedim neden olmasın?


Ama sadece "neden olmasın?" dedim. Kafamda asla kesin bir şey yoktu. Ekonomik açıdan da çok iyi günler geçirmediğimiz zamanlardı. Zaten ÖSS senesiydi, üniversiteyi dondurup gitmek mantıklı mıydı?

Ama sınavlarına girildi, geçildi. Sonra kendimi AFS ofiste ülke seçerken buldum.

Ben ki soğuktan hiç hoşlanmayan, latin dillerini, sıcağı ve denizi seven insan, önüme gelen kısıtlamalardan kaynaklanarak

Belçika, Danimarka, Almanya

yazıp tercih kağıdımı verirkeeeeen,
Son anda birinci tercihteki Belçika'yı karalayıp Danimarka ile değiştirdim.
Peki neden?
Hiçbir fikrim yok.

And so it begins.

Bugüne kadar gezip görüp de anlatamadığım, çoğu şeyi benim de unuttuğuma üzüldüğüm yerleri,
İtalya, Kıbrıs, İspanya, Mısır, Dubai, Yunanistan, Yunan Adaları, Amerika, Fransa, Belçika, Lüksemburg, Andorra, İngiltere, İsveç, Almanya, Hollanda ve son olarak Danimarka olarak sıralayabiliriz.

Bunların hepsi için de anneme ne kadar teşekkür etsem az. 

Selam ben düzenli blog tutmaya karar verdim


Bugüne kadar çok yer gezdim, gördüm.
Hepsinin ayrı birer hikayesi, her evin kendi kokusunun olduğu gibi her sokağın kendi hissettirdikleri vardı. Bunların hepsini bir anda söyleyip, o anıları bir anda çıkarıp yazıya dökmek zor gelmişti her zaman. Ama günlük olsun, scrapbook olsun, tumblr olsun, sürekli bir yerlerde yaşadıklarımı paylaşmaya başladığımı farkettim. Ve bunları toplayıp düzenli hale getirmek için aslında oldukça geç kaldığımı da. Ama geç kaldım diyerek devam edersem, edindiğim tecrübeler, paylaşmak istediğim mutluluklar hafızamla sınırlı kalacak.

Neden öyle olsun ki?

Yeni bir dostun gazıyla da kendimi burada buldum.

O zaman hadi hep beraber güzelliklere ve değişikliklere uçalım.